MÜZEHHER ÖZDALLI BİCE

MÜZEHHER ÖZDALLI BİCE More »

ZER-EFŞAN TEZHİB KURSU

ZER-EFŞAN* TEZHİB KURSU * Kurs Başlangıcı: Her bir sanatçı adayı için bire-bir eğitim esas olduğundan her an başvuru ve kayıt mümkündür. * Kurs Süresi : Haftada bir gün ; günde 2 (iki) saattir. Bu şekilde bir yılda 40 hafta devam esas alınarak yılda verilecek toplam 80 saatlik ders ile kurs tamamlanır. More »

ZER-EFŞAN  

ZER-EFŞAN: Kelime anlamı : \\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\"Altın saçılmış\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\" Tezhib sanatında ise bir süsleme tarzıdır. Türkistan’da aynı isimli nehrin suladığı Semerkand ovasının adıdır. *** Sitemizin internette ilk kez yer aldığından bu yana geçen 15 yılı aşan sürede bize ulaşan mesajlarınızın önemli bir kısmı Hat, Tezhip, Minyatür, Ebrû gibi geleneksel Türk Sanatlarını öğrenmek isteyenlerin “adres sorma” taleplerini içermekteydi. Bunu dikkate alarak bu websitesinde eserlerinden bazılarını görebildiğiniz müzehhibe Müzehher Özdallı BİCE’den tezhib öğrenmek isteyenler için Ankara’da Tezhib Kursu organize edilmiştir. More »

TEZHİB NEDİR?

Tezhib, Kutsal Kelam’ı çevreleyen hâle ve Nur’un Kelam’ı olan Kelimenin varlığını oluşturan nur gibidir. More »

RÖPORTAJ: TEZHİB SANATI

Tezhib Sanatçısı Müzehher Özdallı Bice’nin DOST TV televizyonunda yayınlanan “El İşi” programındaki sunumu: https://vimeo.com/8891682  More »

 

Oktay ASLANAPA: San’at ve Kültür

San’at ve Kültür

Oktay Aslanapa

 

Selçuk, Karaman ve Osmanlılar devrinden kalma eski eserleri tetkik etmek için yol üzerinde diğer şehirlere uğrayarak Konya’ya doğru seyahate çıkıyoruz.

Konya’da bütün mimari âbideler kerpiç evlerin arasına serpiştirilmiş mücevherler gibi step şehrinin kalabalığı içerisinde adeta kaybolmuş gibidir. Memleketin düzlüğü öyle bir tesir uyandırıyor ki, en küçük bir toprak üstü yükseklik, bir ağaç, bir kubbe, bir minare veya bir tepecik horizantal hatları kuvvetli bir aksanla kesiyor, hissini veriyor. Horizontal ve vertikal hatların canlı bir kuvvet oyunu şeklinde birbirine karışması Konya ovasının bir karakteristiği olmuş gibidir.

Denilebilir ki, Konya’daki mimarî  âbideler arasında en çok dikkati çeken yapılar medreselerdir. Sırçalı medrese, Karatay medresesi, İnce minareli medrese (Darülhadis) ve Darül Huffaz gerek zengin işlemeli büyük taş kapıları, gerek kubbelerin, tonozların içini, kemerleri ve köşe doldurmalarını kaplayan çini dekorları itibarile Selçuk-Karaman devrinin ölmez âbideleridir. San’at tahlillerine girişmek burada çok uzun sürer. Kısaca söylemek lâzım gelirse bunlar kapıları üzerinde bulunan kesif tezyinat ve içerideki zengin çini kaplamalarile âbideleşmiş olan mutevazi yapılardır.

Kılıç Arslanın büyük sarayının harabeleri arasında Alaettin camii, alçak tepe üzerinde, türbenin konik çatısı ve minare ile güzel bir profil teşkil ediyor.

Sıcak bir öğle vakti, eski parkın ağaçları arasında tatlı bir rüzgâr serinlik yelpazeliyor. Yeşil yapraklar ve güneşle yıkanan renkli çiçekler arasında Mevlâna türbesinin öğle vaktinin sükûnu içinde gözler hiç oyalanmadan âbide üzerinde duraklıyor. Şimdi müze olan türbenin içine girince dünyada belki bir eşi daha olmıyan bir ihtişam gözleri kamaştırıyor. Küçük sandukaların kalabalığı arasında Mevlanâ’nın muazzam sandukası iki iri kavuğile bütün hâkimiyetini ifade ediyor. Etrafını çeviren duvarlar ve tavan baştan başa ağır altın yaldızlı kesif bir tezyinî dekorla adeta işba halindedir. Sol tarafa doğru eski kubbeler insanı yüksek kemerleri içerisine çekiyor, adımların akisleri belli oluyor ve insan adetâ mabedin sükûnunu bozmaktan korkuyor. Müzeyi dolduran her biri bir hazine değerindeki eşyalar dekorların ihtişamını ve yükünü bir kat daha ağırlaştırıyor.

Bir tetkik gezisinde bundan başka daha birçok intibalar bulunabilir. Hakiki bir san’at dostunun ince bir sezme hissi vardır. Hayatın devam eden bir şekil ve ebedi bir ruh olarak şiirleştiği san’at eseri karşısında onun hayat hissi artar. Her eser karşısında ve her defa bir mimari âbideyi görüp içine girdiği anda daimi olarak önüne yeni dünyalar açılıyor gibidir.

Acaba san’at ne için vardır? Şüphesiz ki her şeyden evvel bizim iç âlemimizi daha fazla yapmak ve bize kendi varlığımızın ta (…) san’at dostu daima bu düşünce ile türbeden camiye veya müzeye, tablodan heykele gitmez. Bunu daha ziyade kendini memnun etmek için yapar, fakat zaman tamamile saf bir haz içerisine dalmış olarak ancak zahirce gayri faal görünen müşahedesi arkasında kendi oluşunu ve fikirlerin doğuşunu hisseder.

Bilhassa son senelerde bir çok medeni milletlerde san’atı herkesi yetiştirici bir hale getirmek ve bugünün sanat yaratmalarını bugünün hayatına mal etmek gibi muazzam bir tecrübeye girişilmiştir. Her sene açılan müteaddit büyük sergilerden beklenen yüksek manayı böyle anlamak lâzımdır.

Bir san’at dostunun daima bir kitap dostu oluşu gayet tabiidir. O san’at kitaplarının yardımıyle aynı zamanda görmüş olduğu esere ruhen nüfuz eder ki hakikaten büyük bir eserde bu, gözlerle edinilen intibadan çok fazla bir şeydir. “İnsan bilmediği şeyi görmez.” İnsanlar bütün devirlerde kendi mahsullerini ayrı ayrı tanıdıkları halde bunları yalnız görmüş, geçmişlerdir. Fakat büyük bir devrin varlığı ve hayat hissi takdir edildikten sonra bunlar bir bütün olarak dikkati çekmeye başlamışlardır. Memleketin her tarafına dağılmış olan san’at eserlerinin bu şekilde bir araya toplanması ancak bir kitap içerisinde mümkün olabilir ki böylece sahifeden sahifeye geçerek eserleri birbirlerile mukayese etmek ve kısa zamanda güzel bir umumî görüş sahibi olmak imkânı kazanılmış olur.

Modern fotoğrafçılığın gelişmesile geniş bir yayılma sahası bulmuş olan san’at kitapları, umumi olarak takdir edilen san’atkârların ve bugüne kadar gizli kalmış olan milli âbidelerin tanınması hususunda en büyük yardımı görmüşlerdir.

Bir san’atkârın eserlerini lâyık olduğu şekilde içinde toplıyacak bir çerçeve meydana getirmek için san’at kitabı, hazırlanmasında bilhassa ince bir itina görmektedir. Esasen san’at dostu kitapta estetik şeklin sihrinden bir parça olması sebebile kitap dostudur ve kitap da bu şekli itibarile kendisi ve muhteviyatı için çekici bir kuvvete sahip bulunmaktadır.

KAYNAK: Hareket Dergisi, 1947, Sayı: 9: 6-7